Ortaya Karışık

Her telden, her demden hikayeler, yazılar

22 Temmuz 2010 Perşembe

Yağmur çiselerken keşke annemi seçebilseydim...


Mübarek ramazanın kaçıncı günü bilemiyorum. Tek bildiğim bir hafta sonra anne dediğim, beni evlat olarak kabul edip etmediğini bilmediğim başka bir kadının yanına gideceğim olmam.

Aslına bakarsanız o kadar uzun zamandır yazmıyorum ki, söze nereden başlayacağımı da bilemiyorum. Ancak bu satırların hikayesi ilk beş – altı yılını hatırlamadığım kırk yılın hikayesi…

Yıllarca sevilmenin kokusunu aradım. Yıllarca kucaklanmanın şefkatini aradım. Yıllarca yavrum, evladım, kuzum, bir tanem laflarını duyabilmek için dip bucak gezindim durdum. Sevgiyi, şefkati, sevilmişliğin tesellisini belgesellerde, kuş yuvalarında, aslanların arasında, fil sürüsünde, okyanusun derin maviliklerinde aradım durdum. Artık bende sekiz yıldır bir atayım ve her fırsatta bu cümleleri sarf ediyorum. Çünkü bebeğimin bunları duymaya ihtiyacı var. Sevildiğini bilmeli. Atası gibi sevgiyi belgesellerde aramamalı. Sevgiyi tatmayan, sevginin kokusunu bilmeyen biri tarafından sevilmek…

Sabaha karşı 04.30 civarında kabusla uyandım ve aklıma ilk düşen yağmur çiselerken keşke annemi seçebilseydim düşüncesi oldu. Rüya mı kabus mu bilemedim. Ama en belirgin cümlelerden bir tanesi de anne, ben senden para istemiyorum oldu. Ama nafile anne dediğim kadın duvar olmuş, aynı milattan öncesinden kalma taş tanrılar gibi… Kalbi taştan oyulan, tanrılarınkinden daha sert ve gerçek yaşamda yapamadığın şeyi rüyamda (kâbusumda) becermiştim.
Aslında konu komşu herkes durumumuzu biliyordu. Benim yüzüme sen haklısın diyorlardı. Annem olacak taş tanrıdan daha taş kalpli olan kadınla ise etrafındaki bir iki çapulcu hariç kimse konuşmuyordu. Bu bir iki çapulcunun ise dünyadan bile haberi yoktu. Dünya yuvarlak ya da düz, buzullar erimiş ya da erimemiş, belediye başkanı ya Ahmet olmuş ha Mehmet olmuş umurlarında bile değil. Sadece dizilerine dokunmasınlar yeter. Alfanso kızı aldatmışmış, Clara’nın babası aslında Ferdinatmış… Bense yıllarca o taştan daha sert titanyum kaplı kalbi yumuşatmak için çabaladım, didindim durdum. Ama artık olmuyor be anne! Artık kollarımda derman, kollarımı ovalamak için isteğim kalmadı. Tükendim artık. Pes ettim. Haykırmak istiyorum. Yüreğimde, benliğimde ve kalbimde artık yoksun. Öldün sen. Seni bu satırlara gömdüm. Senin için vereceğim ölüm ilanı sadece bu satırlarla sınırlı olacak. Rüyalarımda bir avuç komşuya yaptığım kısa ama net açıklama ile yetinmek zorunda kalacaksın. Hani hatırlar mısın? Her zaman söylediğin bir cümle vardı.

- Ben anneme veya kayınvalideme benzemeyeceğim aileme ve çocuklarıma her daim sahip çıkacağım. Sevgisiz büyüdüm ama seveceğim diye…

Maalesef onlardan daha beter çıktın sen! Gelen gideni aratırmış misali… Üzülerek söylemeliyim ki; maalesef sen bu yaşamda başaramadın. Maalesef ki; 65 yıllık yaşamında ne yağmur damlasının sırrını öğrenebildin, ne de sevginin tılsımına ulaşabildin. Sen sadece kendine “yüzyıllık bir yalnızlık” yarattın. Ancak senin yalnızlığın Latin yazarın “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabındaki gibi torununa miras kalmayacak. Yaşayan ve yaşayacak tek torunun sevgi ile büyüyor ve benim okudum gibi o da o Latin yazarın kitabını okuyacak. Sevgiyi benden öğrenecek ve çocuklarına aktaracak. Sen ise çıkarların uğruna kullandığın, yaşamını zindan ettiğin daha da öte parasal mirasın dışında kötülük, sevgisizlik aşıladığın öbür oğlunla yaşamını tamamlayacak sonrasında da kimseye bir miras bırakamayacaksın. Eğer gerçekten yağmur çiselerken bana bir seçim hakkı verilseydi ve annemi seçebilseydim, asla ve asla seni seçmezdim.
Seni sevip sevmediği aslında bilmiyorum. Senin için sabaha karşı kalkıp da bu satırları yazıyorsam ruhumun derinliklerinde sana önem verdiğim sonucu çıkarılabilir. İlk bakışta bence de öyle. Ancak bu satırları sana önem verdiğim için yazmıyorum. Neden yazıyorum biliyor musun? Seni eskimiş, sararmış hatta tozlanmış bu sayfalarda bırakmak istiyorum. Seni bu satırlara gömmek istiyorum. Doğurganlık yeteneği olan ancak analık yeteneği olmayan seninle ilgili tüm yaşadıklarımı, tüm düşüncelerimi kâğıttan gemi yaparak yağan bu yağmurda yağmur suyu akıntısına bırakacağım. Sen benden yıllar önce uzaklaşmıştın, artık ben de seni bu kağıt gemi ile uğurlayacağım.

Birazdan gidip tekrar yatağıma uzanacağım. Kalkış saatime daha iki saat var ve uykuma kaldığım yerden devam edeceğim. Eminim ki; bu uyku bana yıllarca uykusuz kalmanın acısını çıkartacak kadar güzel gelecek.

Uyandığımda yeni bir güne merhaba diyeceğim ve unutmadan iki şey yapacağım. Hala uyumakta olan çocuğumu öpeceğim ve sevgiyi, şefkati aramaktan vazgeçeceğim. Elimde olanın kıymetini bileceğim.

Seni hiçbir zaman asla ve asla affetmiyorum ama yine de ruhun şad olsun…

Yazan: Osman H. ARSLAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Adbox